Книга Kafes - читать онлайн бесплатно, автор Неизвестный автор. Cтраница 2
bannerbanner
Вы не авторизовались
Войти
Зарегистрироваться
Kafes
Kafes
Добавить В библиотекуАвторизуйтесь, чтобы добавить
Оценить:

Рейтинг: 0

Добавить отзывДобавить цитату

Kafes

Mutfaktan seslendim ona:

“Biliyor musun, eskiden seninle güreş yapardık, alt alta üst üste boğuşurduk. Sonra oturur çalışırdık saatlerce. Uykumuz geldi mi tekrar birbirimize girerdik; hatırlıyor musun?”

İçerden ben duyamadım ama o iki dudağı arasında ancak kendisinin duyabileceği kadar bir sesle “Evet.” dedi.

Mutfakta aklıma bir şey gelmişti. Onu mutfakta konuşturmalıyım,dedim içimden. Onun başından geçenler, çok kişinin başından geçti biliyorum. Hatta öyle öyküleri var ki onun çektiklerini gölgede bırakır. Ama o başkaydı. Yakından tanıyordum onu. İradesi dışında bir saniye bile bir yerde oturamazdı, hürriyetine karışamazdınız. Çok kişi onu anlayamamıştır bu yüzden. Onu tanıyordum ve bir günlük esaretinin, şahsen benim, bir yılıma tekabül ettiğini tahmin ediyordum.

Odaya döndüğümde bir sigara yakmış, tavanda bir şeyler arıyordu.

“Bak dedim. Yapacak bir şey yok. Şurada hocanın bir teybi var. Onu açalım. Senle entelektüel bir oyun oynayalım.”

“Allah Allah! O nasıl şey öyle?”

Bir numara çektiğimi anlamıştı ama edasını değiştirmedi.

“Ben sana bir kelime söyleyeceğim. Sen de bir cümleyle veya bir kelimeyle cevaplayacaksın.” Mevzu anlaşılmıştı, ben daha lafımı bitirmeden “Haydi bakalım aç!” dedi.

“Cevapları ne olursa olsun istediğini söylemekte serbestsin. Ama tabii benim söylediklerimden hareketle kelime seçeceksin.”

“Tamam tamam aç.”

Açtım. Birbirimize baktık, gülüştük. “Bu tekniğin ürünü alet varken konuşamıyoruz herhâlde.” dedim. O şöyle elinin tersiyle itti teybi.

Tekrar açtım.

Sordum.

“Burası?”

“Gönül evi.”

“Güzel.”

“Bir bebeğin bakışları?”

“Hayır hayır, cevap güzeldi demek istedim.”

“Olmadı, hani sen tek kelime söyleyecektin?”

“Tamam tamam.”

Ben yine güldüm. “Devam edelim.” dedim

“Ankara?”

“Ciğerimdeki hava.”

“Çocuk?”

“Çiçek.”

“Kuşlar?”

“Hürriyet.”

“Hürriyet mi?”

“Hürriyet: Cam bardak ve çay.”

“Yıldızlar?”

“Sevgilinin göz kırpışları.”

“Gece?”

“Ölüm.”

Böyle uzayıp gitti konuşmamız. Arada çaylar içtik. Ağzım zehir gibiydi… Çay sigara, çay sigara. Oysa ikisini de bırakma yolundaydım. Hayata bağlanacak, evlenecek, düzenli bir iş hayatım olacaktı. Ama işte, o çıkıp gelince eskisi gibi yaşamak istedim birden… Sabaha doğru ben uykusuzluğumun tesiriyle kendimden geçtim. Koltuğumun üstünde dalmışım. O uyumamış, oturmuş bir yazı yazmış. Başlığı “Bir İç Çekişe Sığan” idi. “Bu…” dedim. “Benim senden beklediklerimin kısa ama öz bir cevabı.”

BİR İÇ ÇEKİŞE SIĞAN

Zaman ne de çabuk geçiyor… Uzunca bir süre, gökteki yıldızlara sözsüz tiratlar haykırdıktan, parmaklıklar arasında göğe dumanlar savurduktan sonra geniş bir mekâna intibak edebilme çabasındayım. Şaşkın, ürkek, başı kabak sokaklarda sürtüyorum. Her adım, bir hatırayı canlandırıyor zihinde. Şurada çay içmiştik, bu pastanede keşkül yemiş, şu masada koyu bir sohbete dalmıştık. Şurada şunu, şurada…

Sağ taraftaki apartmanın bodrum katında bir matbaa vardı. Ahmet Usta şimdi ne yapıyor acaba? Köşedeki dükkânın sahibi sakallı amca nasıl, beni görse ne der; hatırlar mı? Caddelerde, otobüslerde insanlar… İşinde gücünde herkes. Bir garip görünüyorlar gözüme. Ah!.. Bu yabancılaşma nereye kadar?

Alsam da başımı gitsem diyorum.

“Alsam başımı gitsem…” Bu bana neler hatırlatıyor, ne derin elemler veriyor; bilemezsin. Gidenler… Neredeler şimdi? Oysa ne dünyalar kurmuştuk. Çağ açıp çağ kapatacak bir güç hissediyorduk içimizde. Bütün kâinatı kucaklayacak kollarımız vardı; parmaklarımız, her girift bilmeceyi kurcalıyordu. En çıkılmaz zannedilen çukurları, dorukları bir çırpıda atlıyorduk.

Ve bir küskünlükte kopan çelik halatlar… Bir bir kaybolan kıymetler… Teki için can feda! Neredeler, ne düşünüyorlar, ne hissediyorlar?..

Camus’nün, annesinin ölüsü başında bekleyen “yabancı”sı gibiyim. Bu abeslik biteviye sürecek mi?

“Sıfır ve Sonsuzluk”u bir daha okumalı. İfade almalar üstüne Koestler ile yarışabilirim. Direnip sabretmek mi yoksa Baudelaire gibi kaçmak mı efdal?”

Bir “ara kesit” yaşamış gibiyim. Şu on dört, on beş ay bir güne sığar mı? Sığıyor işte. Hatta, öyle ki bir iç çekişe bile sığabiliyor.

Hatırlıyorum, bu “ara kesit”e girmeden Simone de Beauvoir’ın “Başkanlarının Kanı” adlı kitabını okumuştum. II. Cihan Harbi sırasında istilaya uğrayan Fransa, Sosyalizm, milliyetçilik falan… Ve bir cinayet, bir de aşk; kahrolsun faşizm mi, kahrolsun Almanya mı, yoksa her şey, herkes mi? Hayatın bir manası yok mu yoksa?.. Ölenler, şüphesiz bir hatıra bırakıyorlar. Ya geride kalanlar?.. Kırışık, hüzün dolu yüzler, kalpte hep çözülmez bir dilemma!.. “Başkalarının Kanı” iyi bir romandı.

Ara kesitte tesadüfen elime bir roman geçmişti. Erich Maria Remargue’ın. “Üç Arkadaş.” O şartlarda bayağı iyi geldi. Susuzluğumu gidermedi ama tadımlıktı. Veremli kızın ölümü, savaş sonrası nesil, savaştan beri devam eden arkadaşlık, yeni hayat…

Şimdi ne oluyor bilmiyorum. Yeni hayatın şartları neler? Kim ne yazıyor, ne düşünüyor, ne yapıyor?.. Ama mutlaka düşünmeli, söylemeli değil mi? Susmak, hep susmak dervişlerin bile harcı olmasa gerek.

Kutadgu Bilig’den bir şeyler hatırlıyorum: Sözdür, insanı düşürür. Söz sarf etmek her zaman iyi olmaz ama yine de söylenmeli gibisinden.

Ara kesitten çıkardığım ders şöyle özetlenebilir:

“Anlaşılmamak, ölmekten zor.”

Ne dersiniz, benim önce yıktığım, şimdi dikmeye çalıştığım küçük, karton piramitlerim?

“Bu, bir daktilo sayfalık yazıyı romanlaştırmalısın.” dedim. “İleride.” dedi.

O gün tiyatroya gittik. Sinemaya gittik. Sergileri gezdik. Yeni çıkan birkaç kitap satın aldık. Arkadaşları konuştuk. Kim bilir neredeydiler? Tek tek hepsini sordu. “Ne güzel şeyler yapacaktık; olmadı.” dedi. Bir tiyatro, bir film, bir yayınevi vesaire… Elini salladı; talihe tokat atarcasına…

Akşam dergiye geldiğimizde teyp de oradaydı. Herkes gittikten sonra yine çay demledik içtik ve “Anlat.” dedim, teybi açarken.

“Bu sefer kurtulamazsın elimden.” dedim. “Yazmak istemiyorsun, bari teybe konuş.” Naz etmedi bu sefer: “Deneyelim.”

Yine sabahı ettik.

Bandı aldım, eve gittim. Ve bantta geçenleri pek değiştirmeden kendi girdiğim kısımlarını çıkarıp yazıya dökmeye çalıştım.

Bazı bölümleri sonradan yayımlamak üzere çıkardım. Yayımlayabildiğim kısım ancak bu kadardı. İnşallah o ileride romanını yazacak.

Ben şimdilik bu konuşmayı heder olmasın diye yayımlamak istiyorum.

Dinliyor musunuz?

Oturup roman yazayım dedim. Konu çok. Senelerden beri roman yazarım. Hepsi yarımdır. 78’de bir romanın üç bölümünü bitirmiştim. Biri bekâr evinde ya ders notları arasında kaybolup gitti ya da mühürlü bir torbada, kim bilir hangi arşivdedir. Bir otopsi masasının başında cereyan ediyordu olay, ilk bölümde. Sonra cenaze alınıyor ve kilometrelerce uzaktaki bir Anadolu kasabasına götürülüyor. Yollar… Gözyaşları… Anne feryatları filan…

Birini daha hatırladım. “Hanife’nin Çeyiz Sandığı” Köyden şehre göç hadisesi içinde Hanife isimli bir Anadolu kızının genç yaşta çektiği dramı. Sevdası… Cahilliği… Çevre… Akrabalar… Gecekondu… Babası… Necati’yi sevmesi, Necati’den nefret etmesi, Necati’ye teslim oluşu, Necati’nin gidişi… Kızı geneleve düşürsem mi düşürmesem mi? Arkadaşlarla tartışıyoruz. Düşmeli. Düşenler var çünkü. Düşmeli. romancı vazifelerini unutamaz.

Bir başkası, kendi sevdam. Şiirsel mi şiirsel… Karşılıklı mektuplar… Roman baştan aşağı mektuptur. Ben ona yazmışımdır. O da bana… Normal dağılım eğrisi gibi. Başlar. Gelişir. Zirveye ulaşır. Giderek düşer… Ve son mektup… 20. yüzyılda, 18. yüzyılın belki de daha eski zamanlardaki gibi bir aşkı yaşamaya çalışan iki gencin zamana, şartlara, şehre ve insanlara boyun eğişi… Unutmak, kaskatı, kupkuru iki insan olarak sürgit bir hayat… Alvin Toffler’ın insanları olmak.

Bir de tarihî roman denemesi. Alp Almanbet, Manas’ın en yakın arkadaşıdır. Günümüzde millî bir roman meydana getirebilmek için destanlarımızı diriltmek ve günümüz insanının aradıklarına ışık tutabilmek… Alp Alman-bet destanda es geçilmiştir. Oysa din değiştirmiş ve Manas’ın en yakın arkadaşı olmuştur. Arkadaşlık… Sonra kendi kavmine karşı savaşmıştır kâfirler diye. Kolay mı din değiştirmek? Sonra Alp’in aşkı. Sonra dedikodular. Arkadaşlığın iftiralarla bozulması. Almanbet küser gider. Almanbet; destandaki silik Almanbet gün ışığına çıkarılmalı. Onun büyük bunalımları, arayışları, yüreği vardı, biliyorum. Onu oradan alıp günümüze getirmeli.

Hep yarım kaldı işlerim…

Artık konum, hürriyetimdir. Bunu anladım. Yazdıklarımın da roman olup olmadığı kimseyi ilgilendirmez. Benim sanatçı yanım bile! O yanım ne kadar zorlarsa zorlasın bu yazdıklarıma bir disiplin getiremeyecektir. Ben bu yazdıklarımla bir esere kavuşamayacağım ama bir of diyecek ve nefes alamadığım zamanlar için şimdi derin bir nefes verişle, içimde kırık dökük ne varsa dökeceğim orta yere. Bir cümleden nice hatıralar çıkaracak kimseler olacak. Onlar gül yüzlü çocuklardır. Onlar kolay açar, kolay solarlar. Onlar çeşitli renklerdedirler ama hepsi güldür ya… Kökleri, ayrık otları kadar derine inmez. Bakım ister, ihtimam ister. Dikenleri elinize battığı zaman kızarsınız, çünkü bedeniniz yanmıştır, kan akmıştır. Ama gülü sevmezseniz hiçbir şeyi sevemezsiniz. Hem nasıl sevmezsiniz! Tarihtir o. Her şeyimizdir o.

Gül açmadan bahar gelmez bahçeye.

Gülleri solduran güneş yansın ettiğinden.

“Evi arayacağız.”

Sanki niye geldim bugün? Annemin dediğini niye tutmadım? Güya gece yarısından sonra gelmezler diye düşünmüştüm. Geldiler işte! Bu sesi bir yerden tanıyorum. Evi arayacaklarmış. Sabahleyin inmiştim arabadan. Dün gece de uyumadım. Ne olursa olsun. Burası benim memleketim. Nereye kadar? Koskoca İstanbul’da herkesin beni takip ettiğini zannediyordum. Nereye kadar? Oturup bir odada akşama kadar kitap okunur mu? Sabaha kadar yıldızlar seyredilir mi? Şiir yazılır mı?

“Başkalarının Kanı”

Simon de Beauvoir sosyalistmiş. Niye okuyacak mışız? Okurum arkadaş. “Başkalarının Kanı” beni takip ediyor. Kan kokusu geliyor bu İstanbul sokaklarında burnuma. Ankara beni niye çekti bugün. Niye kalkıp geldim durduk yere. Arkadaşları özlemişim. Gördüm ne oldu? Herkes şaşkın. Kızgın, küskün. Niye küsüyoruz? Hani ne olursa olsundu? Nutuk attım, miting yaptım. Yazı yazdım. Sloganlarda imzam var? Resim yaptığımı kim bilecek? Tablolarımı ne zaman sergileyeceğim. Resme yeni bir boyut kattığımı bir ben biliyorum. Fırça kullanmıyorum. Parmaklarım… Parmak izlerimden tuvale ruhumu işlerim. Kim bilecek? Her taraf tırı vırı sanatçı ile dolu. Her tarafta korkak katiller. Hani yürekleri putlaşıp zulmün siperlerinden atlayanlar?

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

Вы ознакомились с фрагментом книги.

Для бесплатного чтения открыта только часть текста.

Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:

Полная версия книги

Всего 10 форматов