banner banner banner
Billur Köşk Masalları
Billur Köşk Masalları
Оценить:
 Рейтинг: 0

Billur Köşk Masalları


Ertesi sabah, yola çıktılar. Herkes, bu gemiyi gördükçe:

“Aşk olsun hünerli bir kız imiş!” diye takdir ettiler.

Genç kız, yanına tecrübeli bir ihtiyar kaptanı yardımcı almış ve başkaptanlığa da kendisi geçmişti. Cariyelerle köleleri de tayfa yerine kullanıyordu.

Böylece Yemen’e vardılar.

Akşamüstü gemiyi demirleyip o geceyi orada geçirdiler. Sabahleyin, oranın valisi gelip gemiyi seyretti:

“Acaba kimin bu gemi? Hiç ömrümde böyle şey görmedim!” diyerek saraya koştu. Durumu hükümdara anlattı:

“Aman efendiciğim, dün akşam buraya bir gemi gelmiş, dille tarifi mümkün değil! Her tarafı saf elmas ve mücevher!” dedi. Hükümdar gemiyi merak etti, lalasını gönderdi, geminin sahibini öğrenmek istedi.

Hükümdarın lalası, kayığa binerek doğruca elmas gemiye gitti.

Genç kız, lalanın geldiğini görünce tayfasına, baştan tırnağa kadar al elbise giydirdi. Bu tayfalar lalayı karşılayıp yukarı aldılar, doğruca kaptanın odasına götürdüler.

Lala oturdu, genç kızı kıyafetinden erkek zannederek dedi ki:

“Aman beyim, bu gemi bir harikadır! Sizlere doyum olmaz, hükümdar beni bekler, güzel isminizi söyleyiniz de hükümdara haber vereyim.”

Genç kız şu cevabı verdi:

“Bendeniz bir tüccar oğluyum, Gönlüm ferah bulsun diye seyahate çıktım!”

Bunun üzerine lala, hemen efendisinin yanına koştu:

“Ey efendim!” dedi. “Bu gelen bir tüccar gemisi kaptanıymış. Gençten bir delikanlı! Ne bıyığı var ne sakalı. Ayın on dördü gibi bir yiğit! Allah bağışlasın, tayfası da kendisi gibi. Aman efendim, bir kere gidip görmeye değer.”

Lalanın bu tarifi hoşuna giden hükümdar da bu gemiyi görmek istedi. Bir kayığa binerek gemiye gitti.

Genç kız, hükümdarın geldiğini görünce tayfasına tekmil sarı elbise giydirdi.

Hükümdar, iskeleye gelince hepsi birden onu karşılayarak yukarı aldılar. Kaptanın kamarasında kendisine birçok ikramlarda bulundular.

Hükümdar, şaştı kaldı. Sarayına döndüğü zaman olanları hükümdarın oğlu da işitti, o da bir kayığa binerek doğru gemiye gitti.

Genç kız, bu sefer de tayfasının tamamına yeşil elbise giydirdi. Hükümdarın oğlu gemiye gelince tayfalar onu da ikramlarla karşıladılar. O da kaptanın kamarasına gelip oturdu. Kaptana inceden inceye sorular sorarak kim olduğunu öğrenmek istedi ama genç kız kim olduğunu hiç sezdirmedi.

Hükümdarın oğlu, genç kızın gözlerinden gözlerini ayıramadı ve ona âşık oldu.

Akşam yaklaşınca çaresiz oradan ayrıldı, sarayına döndü.

Genç kız, gemiyi havuza çektirdi, hükümdarın sarayı karşısındaki büyük konağı kiraladı, eşyalarını oraya taşıttı, kendisi de tayfalarıyla beraber yerleşti, keyfine baktı.

Hükümdarın oğlu, ertesi sabah geminin olduğu yere geldi ama hiçbir şey göremeyerek başını yere çarptı. Lalasına koştu. Meseleyi öğrenince sevindi, saraya gelip konağın penceresine baktı. Böylece bakarken genç kız gözüne ilişti, aklı darmadağınık oldu:

Bu güzel kız kimdir? Kaptanın eşi olmasın sakın? diye düşündü. Bu kız, saçları iki yana ayrılmış, vücudu billur gibi parlak, endamı düzgün, gözleri süzgün bir dilberdi.

Genç kız hükümdarın oğlunu görünce pencereyi kapayarak içeri çekildi.

Şimdi hükümdarın oğlu yeniden âşık olmuş, yanıp tutuşmuştu:

Bir daha o güzeli görebilir miyim acaba,diye düşünerek her tarafa başvuruyor, dolaşıyor, dört dönüyordu. Geceleyin odasına çekilerek sabaha kadar ağladı.

Sabah olunca konağa yine baktı ama pencerede hiç kimseyi göremedi. Doğru annesine koştu.

“Aman anne şu karşıki konakta kaptanın eşi var, beni yaktı, kül etti! Şu mücevherli nalını ona hediye götür, ben de bir kerecik yüzünü göreyim, yoksa kendimi öldürürüm!” dedi. Annesi de çaresiz kalarak doğru genç kızın konağına gitti, içeri girdi, selam verdi; nalını genç kıza takdim etti.

Genç kız da nalını alarak mutfaktaki cariyelere verdi. Zavallı kadın şaşırdı, kıza dedi ki:

“Sultanım, oğlumun mahsus selamı var, güzel yüzünüzü görmek istiyor, ne buyurursunuz?”

Kız hiçbir cevap vermedi. Kadın, biraz oturduktan sonra saraya döndü. Oğluna öfkeyle dedi ki:

“Mücevherli nalını genç kıza verdim. O da tuttu cariyelere verdi. Benim de pek canım sıkıldı. Senin dilediğin şeyi ona anlattım ama hiçbir cevap alamadım. Bundan sonra başının çaresine bak, ne hâlin varsa gör!”

Hükümdarın oğlu odasına çekilip sabaha kadar ağladı. Ertesi gün yine annesinin yanına giderek elini öptü.

“Aman güzel anneciğim; ne olursa senden olur, şunun bir çaresine bak!” dedi. Kadının gayet kıymetli bir dizi incisi vardı. Aklına bu geldi.

“Oğlum, benim sandıkta bir dizi incim var, götürüp bunu vereyim, bakalım ne yapacak” dedi. İncileri alarak saraydan çıktı, genç kızın konağına girdi. Oğlunun selamını söyleyerek incileri kıza verdi.

Genç kızın tavanda asılı bir papağanı vardı. Kadından incileri alınca tavana uzatarak papağana yem yerine bu incileri verdi. Hayvan da bu incileri güzelce çıtır çıtır yedi.

Kadının parmağı ağzında kaldı. Kendi kendine dedi ki:

Bak şuna, haspanın papağanı bile yem yerine inci yiyor.

Kadın, saraya dönerek oğluna durumu anlattı.

“Ah oğlum!..” dedi. “İncileri o kıza verdim ama o da bunları yem yerine papağana yedirdi. Bunu görünce içimin yağı eridi, ne yapacağımı şaşırdım, bilmem ki ne yapacağız?”

Hükümdarın oğlu şu cevabı verdi:

“Anneciğim, cahilliktir, kusuruna bakma!”

Hükümdarın oğlu, o gece de sabaha kadar uyumadı. Sabah olunca yine doğru annesinin yanına gitti, elini öptü, dedi ki:

“Anneciğim, bir Kur'an-ı Kerim’im var, bu sefer de bunu hediye et, belki onun hürmetine bana acır ve insaf eder.”

Kadıncağız, bu sefer de Kur'an-ı Kerim’i alarak konağa gitti.

Genç kız bu sefer, aşağıya inerek kadını ikramla karşılayıp yukarı almıştı.

Kadın buna şaştı, cebinden Kur'an-ı Kerim’i çıkarıp genç kıza verdi, kız da üç kere öptükten sonra rafa koydu.

Kadın kıza dedi ki: