banner banner banner
Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı Bütün Maceraları 9
Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı Bütün Maceraları 9
Оценить:
 Рейтинг: 0

Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı Bütün Maceraları 9


Ocak 1901’de orduya yazıldığımda -yani iki yıl önce- genç Godfrey Emsworth de aynı bölüğe katılmıştı. Kendisi, Albay Emsworth’ün tek oğlu -yani Kırım Fatihi Emsworth’ün- ve damarlarında savaşçı kanı dolaştığından orduya gönüllü katılması şaşırtıcı değil. Alayda ondan daha iyisi yoktu. Onunla arkadaşlık kurdum. Ancak aynı hayatı yaşayan, aynı sevinçleri ve üzüntüleri paylaşan iki kişi kurabilirdi böyle bir dostluğu. Can yoldaşımdı ve orduda böyle biriyle karşılaşmak çok önemliydi. Bir yıl süren zorlu bir savaşta iyi ve kötü günlerimiz oldu. Sonra Pretoria yakınlarındaki Diamond Tepesi’nde bir eylem sırasında vuruldu. Cape Town ve Southampton’daki hastanelerden birer mektup gönderdi bana. O zamandan beri ondan haber alamıyorum. Altı ay belki de daha fazla bir süredir ondan haber alamıyorum Bay Holmes. O benim en yakın arkadaşım…

Her neyse, savaş bitmişti ve geri döndüğümüzde Godfrey’nin nerede olduğunu soran bir mektup yazdım babasına. Bana cevap yazmadı. Bir süre bekledikten sonra ona tekrar yazdım. Bu sefer kısa ve kaba bir cevap yolladı. Godfrey’in dünya turuna çıktığını ve en erken bir yıl sonra geri döneceğini yazmıştı. Bundan başka da hiçbir şey belirtmemişti.

Cevabından tatmin olmamıştım Bay Holmes. Bütün olanlar bana çok tuhaf gelmişti. İyi bir arkadaştı ve beni hayatta habersiz bırakmazdı. Onun yapacağı bir davranış değildi bu. Ayrıca büyük bir servetin vârisi olduğunu ve babasıyla arasının pek iyi olmadığını da biliyorum. Adam ona bazen eziyet ediyordu ve genç Godfrey buna sabırla göğüs germeye çalışıyordu. Hayır, kesinlikle tatmin olmamıştım ve meselenin köküne kadar inmeye kararlıydım. Fakat benim de işlerim vardı ve onlarla ilgilenmek zorundaydım. O yüzden ancak iki yıl gibi bir aradan sonra Godfrey meselesini tekrar ele alabildim. Ama her şeyi bir kenara bırakıp sonuna kadar gitmeye kararlıyım.”

Bay James M. Dodd, düşmanınız olmasını istemeyeceğiniz bir adamdı. Mavi gözleri çok haşin bakıyordu ve karemsi çene yapısı konuşurken oldukça merhametsiz bir manzara sergiliyordu.

“Peki neler yaptınız?” diye sormuştum.

“İlk işim, Bedford yakınlarında Tuxbury Old Park’taki evlerine gitmek oldu. Durumun ne olduğunu kendi gözlerimle görmek istedim. Bu yüzden annesine yazdım -babasından yeterince aksi cevaplar almıştım çünkü- ve cepheden taarruza geçtim. Godfrey arkadaşımdı; ortak geçmişimize dair bir sürü şey anlatabileceğimi, o sıralarda evlerinin yakınlarında bulunduğumu ve bir ara onlara uğrayıp uğrayamayacağımı sordum. Oldukça samimi bir cevap aldım annesinden; beni o gece misafir etmek istediğini yazdı. Bunun üzerine pazartesi onlara gittim.

Tuxbury Old Malikânesi ulaşılması zor bir yerdeydi; malikâneye en yakın yer beş mil uzaklıktaydı. İstasyonda araba yoktu ve elimde çantamla yürümek zorunda kaldım. Oraya vardığımda hava kararmak üzereydi. Gezinti yerleri bol olan bir ev; kocaman bir bahçesi var. Tahminlerime göre, birçok dönemi ve stili yansıtan bir evdi. Elizabeth Dönemi’nin ahşap yapılarından Victoria Dönemi’nin sütunlu girişlerine kadar her şeyi görebilirdiniz. İçerisi duvar kâğıtları ile kaplıydı ve solmaya yüz tutmuş eski tablolar vardı. Çok gizemli ve kasvetli bir yerdi. Bir uşak vardı -yaşlı Ralph- herhâlde o da ev ile aynı yaştaydı. Sonra ondan da yaşlı görünen bir karısı vardı. Zamanında Godfrey’nin dadısıymış. Annesinden sonra en fazla şefkat gösteren kişinin o olduğunu söyler dururdu Godfrey. Bu yüzden tuhaf görünüşüne rağmen kendimi ona yakın hissetmiştim. Annesini de sevdim; nazik, ufak tefek, fareye benzeyen bir kadındı. Çekindiğim tek kişi albaydı.

Gider gitmez onunla münakaşa etmiştim, hatta neredeyse istasyona geri dönecektim. Ama onun da istediğinin bu olduğu geldi aklıma. Vazgeçtim ve kaldım. Beni hemen onun çalışma odasına buyur ettiler; karmakarışık masasının arkasında otururken buldum onu. İri yarı, kambur bir adamdı, soluk tenliydi ve birbirine karışmış kır rengi bir sakalı vardı. Bir akbabanın gagasını andıran kırmızı damarlı burnu çıkıntılık yapıyordu. İki tane zalim, gri göz, gür kaşlarının altından nefretle bana bakıyordu. Godfrey’nin, babasından neden pek söz etmediğini daha iyi anlamıştım.

‘Evet, efendim…’ dedi kulak tırmalayıcı bir ses tonuyla, ‘Ziyaretinizin gerçek sebebini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.’

Eşine yazdığım mektupta her şeyi açıkladığımı söyledim.

‘Evet, evet… Godfrey ile Afrika’da tanıştığınızı yazmışsınız. Tabii, bu konuda bir tek sizin sözünüz var…’

‘Onun mektupları cebimde.’

‘Onları rica edebilir miyim?’

Ona uzattığım iki mektuba şöyle bir baktıktan sonra bana geri fırlatmıştı.

‘O hâlde şimdi ne olacak?’ diye sormuştu.

‘Oğlunuz Godfrey’yi çok severim. Bizi birbirimize bağlayan birçok anımız var. Onun aniden susmasını merak ederek nelerin döndüğünü öğrenmek istemem normal değil mi sizce?’

‘Yanlış hatırlamıyorsam bayım, onun şu an neler yaptığını daha önce size mektupla bildirmiştim. Dünya turuna çıktı. Afrika’da yaşadıklarından sonra sağlığı kötüye gitti ve hem annesi hem de ben, onun dinlenmesi gerektiğine ve bir hava değişikliğine ihtiyacı olduğuna karar verdik. Bu meseleyle ilgilenen diğer arkadaşlarına da bunu iletirseniz çok sevinirim, inanın.’

‘Elbette.’ diye cevap verdim, ‘Ama belki bana, seyahat ettiği geminin adıyla hangi rotayı izlediğini ve ne zaman yola çıktığını söyleme nezaketinde bulunursunuz. Hiç şüphem yok ki ona bu yolla bir mektup gönderebilirim.’

Ricam karşısında ev sahibim hem şaşırdı hem de sinirlendi. O kocaman gür kaşlarını çatarak, parmaklarını masanın üzerinde sabırsızca tıkırdatıp durdu. Satrançta tehlikeli bir hamle yapmak üzere olan rakibine nasıl karşılık vereceğini kestirmeye çalışan biri gibi aniden kafasını kaldırıp bana baktı.

‘Birçok insan, Bay Dodd…’ dedi, ‘Sizin bu bitmek bilmeyen ısrarlarınız karşısında incinebilir ve küstahlaştığınızı düşünebilir.’

‘Bunu oğlunuzu gerçekten sevdiğim için yaptığıma inanmalısınız efendim.’

‘Elbette… Ben de olayı böyle değerlendiriyorum. Ancak sizden bu araştırmalarınızı bırakmanızı isteyeceğim. Her ailenin kendine ait bir özel hayatı ve amaçları vardır ve her ne kadar iyi niyetli olsalar da yabancılara bunları yansıtmak zorunda değillerdir. Eşim Godfrey’nin geçmişiyle ilgili bir şeyler öğrenme hevesinde ve bunları ona ancak siz anlatabilirsiniz. Ama sizden rica ediyorum, günümüzü ve geleceği artık bir kenara bırakın. Bu şekilde araştırmanızın hiçbir yararı olmayacak bayım. Bizi hassas ve aynı zamanda zor bir duruma sokuyorsunuz.’

Böylece, çıkışı olmayan bir yola sapmış oldum Bay Holmes. Yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Durumu kabullenmiş gibi yaptım. Ama arkadaşıma neler olduğunu öğrenmeden huzur bulamayacaktım. Sonuna kadar gitmeye yemin ettim. Çok sıkıcı bir gece geçirdik. Üçümüz kasvetli, donuk, eski bir odada sessizce yemek yedik. Kadıncağız oğlu hakkında hevesle bana bir sürü soru sordu; ama ihtiyarın morali bozuktu ve somurtarak oturmuştu. Yaşadıklarımdan o kadar sıkılmıştım ki en uygun zamanı kollayarak bir bahane buldum ve odama çekildim. İlk katta büyük, sade bir odaydı, en az evin geri kalanı kadar kasvetliydi; ama bir yıl boyunca bozkırlarda uyuyan biri olarak yattığım yerin pek önemi yoktu Bay Holmes. Perdeleri açarak bahçeye baktım, güzel bir geceydi ve ayın pırıl pırıl parladığını hatırlıyorum. Yanan şöminenin yanına oturdum, bir tarafımda üzerinde lambası olan bir masa vardı ve aklımı başka bir şeyle meşgul etmek amacıyla bir roman okumaya çabaladım. Ancak yaşlı uşak Ralph elinde bir kova kömürle çıkageldi.

‘Geceleyin yakıtınızın tükeneceğini düşündüm efendim. Hava çok keskin ve bu odalar soğuk oluyor.’

Odadan çıkmadan önce biraz duraksamıştı, ona dönüp baktığımda kırış kırış olmuş yüzünün hüzün dolu olduğunu fark ettim.

‘Affedersiniz efendim, ama akşam yemeğinde genç efendim Godfrey hakkında söylediklerinize ister istemez kulak misafiri oldum. Biliyorsunuz efendim, eşim ona dadılık yaptı. Ben de bir bakıma onun manevi babası sayılırım. O yüzden ilgilenmemiz çok doğal. İyi bir asker olduğunu söylediniz değil mi, efendim?’

‘Alayda ondan daha cesuru yoktu. Bir keresinde Boer’lerle savaşırken beni kurtarmıştı. Şu an hayatta olmayabilirdim.’

Yaşlı uşak ince ellerini ovuşturmuştu.

‘Evet efendim, evet, Bay Godfrey öyle biridir. O hep cesurdu. Bahçede tırmanmadığı ağaç kalmamıştı. Onu hiçbir şey durduramazdı. İyi bir çocuktu ve tabii ki çok iyi bir adamdı efendim.’

Hemen ayağa fırlamıştım.

‘Bana bak!’ diye haykırmıştım, ‘Hep olanlar geçmişte kalmış gibi konuşuyorsun. O ölmüş gibi davranıyorsun. Nedir bu gizem? Godfrey Emsworth’e ne oldu?’

Yaşlı adamı omzundan yakalamıştım. Ama hemen uzaklaştı.

‘Ne demek istediğinizi anlamıyorum efendim. Bay Godfrey’yi ancak efendimden öğrenebilirsiniz. O bilir. Bana karışmak düşmez.’

Odadan çıkmak üzereyken onu kolundan yakaladım.

‘Beni dinle!’ dedim, ‘Seni bütün gece burada tutmam gerekse bile bir soruma cevap istiyorum: Godfrey öldü mü?’

Gözlerimin içine bakamadı. Âdeta hipnotize edilmiş gibiydi. Zorla cevap almıştım ondan. Ama korkunç ve beklenmedik bir cevaptı bu.

‘Keşke ölmüş olsaydı!’ diye haykırarak kolunu benden kurtardı ve odadan fırladı.

Herhâlde o anki ruh hâlimin pek de iyi olmadığını tahmin edebilirsiniz Bay Holmes. Yaşlı adamın sözleri aklıma sadece bir tek açıklama getiriyordu: Belli ki zavallı arkadaşım bir suça karışmış ya da ailenin onurunu zedeleyecek çok rezil bir olaya sebep olmuştu. O yaşlı, sert adam oğlunu başka bir yere göndermiş ve ortaya çıkabilecek bir skandaldan dolayı onu saklamıştı. Godfrey çok umursamaz bir delikanlıydı. Etrafındaki insanlardan kolayca etkilenebilirdi. Şüphesiz kötü kişilerle tanışmış ve yıkımına sebep olabilecek yanlış bir yola sapmıştı. Yürekler acısı bir durumdu bu. Ama eğer düşündüklerim doğruysa onu kurtarmak ve yardımcı olmak benim görevimdi. Endişe içinde durumu aklımda ölçüp tartarken kafamı kaldırdım. Bir de ne göreyim? Karşımda Godfrey Emsworth’ün ta kendisi duruyordu.”

Meseleden çok etkilenen müşterim biraz duraksamıştı.

“Lütfen devam edin.” dedim, “Anlattıklarınız çok ilginç.”

“Pencerenin hemen dışındaydı Bay Holmes, yüzünü iyice cama yapıştırmıştı. O gece dışarıyı seyrettiğimi söylemiştim. Sonra da perdeleri biraz aralık bırakmıştım. İşte arkadaşımı bu aralıktan görmüştüm. Pencereler yere kadar olduğundan onu boydan görebiliyordum. Ama esas yüzü dikkatimi çekmişti. Ölü gibi solgundu; bu kadar beyaz birini hiç görmemiştim. Herhâlde hayalet böyle bir şeydir. Ne var ki göz göze gelmiştik ve inanın bana onlar yaşayan bir insanın gözleriydi. Ona baktığımı fark eder etmez geriye doğru sıçrayarak karanlıkta kaybolmuştu.

Onda şok tesiri yapan bir şey vardı Bay Holmes ve bu şey, karanlıkta ölü gibi bembeyaz parlayan yüzü değildi sadece. Hemen göze çarpmayan bir şeydi; âdeta sinsi bir şey, şüphe uyandıran… Suçluluk duygusuyla doluydu ve benim tanıdığım o açık yürekli adamla ilgisi yoktu. Dehşet içinde kalmıştım.

Ama bir adam Boer’lerle bir iki yıl boyunca sürekli savaşınca çelik gibi sinirlere sahip oluyor ve hızlı hareket ediyor. Godfrey’nin görüntüsü henüz yok olmuştu ki ben pencerenin yanındaydım. Tuhaf bir kilit vardı ve onu açıncaya kadar biraz zaman geçmişti. Sonra aralıktan geçerek onun gitmiş olabileceği yöne doğru bahçe patikasından koşmaya başlamıştım.

Uzun bir patikaydı, ışık da pek iyi sayılmazdı ama önümde bir şeyin ilerlediğini hissedebiliyordum. Koşarak ona seslendim fakat nafileydi. Patikanın sonuna geldiğimde değişik yönlerde bulunan ek binalara uzanan farklı yolları gördüm. Tereddüt içinde öylece kalakalmıştım ki çok belirgin bir şekilde bir kapının kapandığını duydum. Bu duyduğum, arkamda kalan evin kapısı değildi. Önümdeki karanlığın içinden bir yerden gelmişti. Biraz önce gördüğümün bir hayal olmadığına inanmam için bu yeterliydi Bay Holmes. Godfrey benden kaçmıştı ve arkasından da bir kapıyı kapatmıştı. Bundan çok emindim.

Yapabileceğim başka bir şey kalmamıştı ama bütün gece gerçeklerle örtüşebilecek bir teori üretmeye çalışıp durmuştum. Albay ertesi gün biraz daha hoşgörülü davranmıştı ve karısı civarda gezilebilecek değişik yerlerin olduğunu söyleyince ben de bunu fırsat bilip bir gece daha kalmamın onlar için sıkıntı yaratıp yaratmayacağını sormuştum. Yaşlı adam gönülsüzce rıza göstermişti. Artık etrafı gözlemlemek için önümde bütün bir gün vardı. Godfrey’nin çok yakınlarda bir yerlerde gizlendiğine iyice ikna olmuştum. Ama ‘Nerede?’ ve ‘Neden?’ sorularının cevabını bulmalıydım.

Malikâne o kadar büyük ve düzensiz bir yapıya sahipti ki koca bir alay orada gizlenebilir ve kimsenin ruhu bile duymazdı. Bu yüzden evin içini araştırmam çok zor olacaktı; ancak duyduğum kapı sesi, kesinlikle evin içinden gelmemişti. Bu nedenle, bahçeyi iyice kolaçan etmeliydim. Karşıma çıkabilecek bir engel yoktu, ne de olsa yaşlı çiftin kendilerine göre meşguliyetleri vardı. Beni de kendi hâlime bırakmışlardı.

Birkaç ufak tefek ek bina vardı ama bahçenin en sonunda bulunan biraz daha büyük bir yapı ilgimi çekmişti daha çok. Bir bahçıvanın veya avlak bekçisinin kalabileceği boyutlardaydı. Yoksa kapısı kapanan yer burası mıydı diye düşündüm. Arazide amaçsızca geziniyormuş gibi yaptım ve oraya doğru yaklaştım. O sırada kesinlikle bir bahçıvana benzemeyen, ufak tefek, hareketli, canlı, siyah paltolu ve melon şapkalı bir adam kapıdan dışarı çıkmıştı. Arkasından kapıyı kilitleyip anahtarı cebine atınca çok şaşırmıştım. Beni fark edince o da şaşırmıştı.

‘Ziyarete mi gelmiştiniz?’ diye sordu.

‘Evet.’ deyip Godfrey’nin bir arkadaşı olduğumu söyledim. ‘Seyahatte olması ne kötü, yoksa mutlaka benimle görüşmek isteyecekti.’ diye de ekledim.

‘Evet, haklısınız.’ demişti. Yüzünde bir suçluluk duygusu sezinlemiştim. ‘Daha uygun bir zamanda mutlaka tekrar gelmelisiniz.’